::MORAL DÜNYASI::
 

Ana Sayfa    Yazarlar    Arşiv    Hakkımızda    Abone Servisi    İletişim

MORAL FM CANLI YAYIN
 
 

 
Talha Uğurluel | Sayı: 76 |  01.07.2010
Güneşin En Güzel Battığı Yer: VAN

Van, konumu itibariyle yeryüzünde yıl içerisinde güneşi en çok gören yer. Ayrıca Van Gölü üzerinde güneşin batışı da seyredilmeye değer bir güzellik oluşturuyor. Van’a gittiğinizde bir tarafınızda pırıl pırıl çehresiyle maviliğin en güzel tonlarını sergileyen Van Gölü, diğer yanda başı hâlâ dumanlı ve karlı Erek Dağı karşılar sizi. Eskiler, "Dünyada Van, ahirette iman" derken boşuna söylememişler.

 

Önümüzde uzun bir yolculuk var. Türkiye'nin bir ucundan diğer ucuna gideceğiz. İstanbul'dan Van'a. Dile kolay, Türkiye'nin diğer ucundan araba ile tam 28 saat süren bir yol. Uçakla ise iki saatte gidilebiliyor. İstanbul'da havanın serinliğine bakıp kim bilir oralarda nasıl soğuklar vardır diye endişeleniyoruz. Tabi bunu düşünürken atladığımız bir şey var. O da, Van'ın dünyanın en çok güneş alan şehri olması.

Konumu itibariyle yeryüzünde yıl içerisinde güneşi en çok gören yer burası. Gerçekten de uçaktan indiğimizde bizi sıcak bir hava karşılıyor. Havaalanının hemen yanında uzanan ve pırıl pırıl çehresiyle maviliğin en güzel tonlarını sergileyen Van Gölü var. Diğer yanımızdaysa başı hâlâ dumanlı ve karlı Erek Dağı. Tertemiz bir hava… Eskiler, "Dünyada Van, ahirette iman" derken boşuna söylememişler.

Van Gölü'nün kenarında uzanan yoldan göl manzarasını seyrede seyrede ilerliyoruz. Bu bölge bugün nasıl bizi cezbediyor ise tarihte insanları da etkilemiş ki, yeryüzünün ilk yerleşimlerinden biri olarak seçilmiş. Anadolu'da insanların ilk yerleştikleri yerlerden birisi de işte tam bu havaalanıyla askeriyenin bulunduğu kısım. Mevki olarak Tilki Tepe olarak geçiyor. Dikkatle bakıldığında göl kenarında küçük bir tümülüs görülebiliyor. İşte Anadolu'da en erken insan izleri buralar. Van Tilki Tepe yanında Çorum Alacahöyük, Yozgat Alişar, Kayseri Kültepe'de diğer eski medeniyet merkezleri.

 

Sodalı bir deniz

Van Gölü'nün yanından geçerken bize hatırlattıklarını ifade etmekte fayda var. Burası Türkiye'nin en büyük gölü. Hatta Vanlılar hiçbir zaman göl demezler. Onların gözünde burası denizdir. Suyu sodalıdır ve eğer siz bir Vanlıya “Ben az önce göle girdim” derseniz size “Sıhhatler olsun” diyecektir. Yani banyodan çıkan kişiye söylediğimiz gibi. Çünkü Van Gölü’ne girmek âla bir şekilde yıkanmaktır. Bu göle yıllar önce defalarca girmiş biri olarak ifade edeyim, önce saçınız köpüklenmeye başlar. Siz ovuşturdukça da artar. Yüzüşü çok güzeldir. Yalnız ağzınıza su kaçırmamanız lazım. Tadı hiç de tavsiye edilecek cinsten değildir.

Gölün bu temizliği kıyıda yaşayan Van sakinlerinin işine yarar. Çünkü suya yakın oturan teyzeler çamaşırlarını akşamdan gölün içinde taşa bastırırlar ve sabah kalktıklarında çamaşırlarını sadece durularlar. İşte deterjansız, zahmetsiz temizliğin âlası burada böyle yaşanır.

 

Bizim canavarımız bile var

Van Gölü’nde dünyada eşi ve benzeri olmayan bir canlı yaşar. Hemen Van Gölü Canavarı demeyin sakın. Çünkü değil! Bu canlı inci kefalidir. Bu sodalı suda yaşayan tek balık cinsidir. Zaten başka yerde de bulunmaz. Gelelim meşhur canavarımıza… Onun hakkında çok şey söylendi ve yazıldı ama hâlâ kimse ne olduğunu bilmiyor. Halk arasında efsaneleşmiş canavar öyküleri bir hayli çok. Göl içinde garip şeyler görenler var. Ama bu gördükleri suda serinlemeye çalışan bir manda mıydı ya da gizli araştırma yapan bir denizaltımız ya da gölün derin sularında yaşayan esrarengiz bir canlı mı? Bunu hiçbirimiz tam olarak bilemiyoruz.

 

Van'da bir kahvaltı salonunda

Normalde Van'a geç saatte kalkan bir uçakla gelebilirdik. Fakat özel olarak neredeyse sabahın köründe kalkan bir uçağı seçtik, çünkü niyetimizde Van'da bir kahvaltı yapmak var. “Bir kahvaltı için mi sabahın 5’inde yataktan kalkıp havaalanına gittiniz” diyorsanız Van'ın meşhur kahvaltı salonlarını hiç duymamışsınız demektir.

Evet, bu memleketin kahvaltıları meşhurdur. Başka şehirlerdeki İskender, kebap, mantı salonları gibi burada da kahvaltı salonları vardır. Ailecek gidilir ve uzun uzun oturulup keyfi çıkarılır. Tabii kahvaltıyı meşhur yapanlar da elbette ki içindeki kahvaltılıklardır. Önce kahvaltı masası donatılmaya başlanır. Bu sofranın şahı otlu peynirdir. Kansere bile iyi geldiği söylenen ve otu Erek Dağı'ndan toplanan, özel olarak basılan bu peynir keskin ama tutku meydana getiren aroması ile başköşeye kurulur. Yanına onun ayrılmaz yoldaşı cacığı yerleştirirler. Ama öyle bildiğimiz sulu cacıklardan değil. Yoğurt gibidir ama yerken helva gibi gelir insana. Sonra kurut ve kavut. Orta Asya göçebe kültüründen getirdiğimiz ve bugün genelde Batı’da unuttuğumuz bu gıdalar buralarda yaşamaya devam ediyor. Ve sofranın bence kralı ballı kaymak… Yufka ekmekleri de geldi. Herkes sabırsız ama bir türlü başlayamıyoruz, çünkü sütümüz eksik. Nihayetinde koca bardaklarda dumanı tüten sütlerimiz de geliyor ve başlıyoruz. İşte Van'da bir kahvaltı salonunda yapılan keyif budur.

 

Van Kalesi’nde tarihe yolculuk

Kahvaltıdan sonra hiç duraksamadan Van Kalesi'ne geçiyoruz. Kaleye giderken yanımızda uzanan dükkânların tabelaları dikkatimi çekiyor. Urartu Devleti'nin krallarından Van Kalesi'ni ilk kez yaptıran 1. Sarduri'nin adı ile Sardur Otomotiv, Van'ın eski adı ile Tuşba Restorant, Urartu Kilit vb.

Van şehrinin merkezinden, gölü sol yanımıza alarak ilerliyoruz. Beş kilometre kadar sonra Van Kalesi’nin de üzerinde durduğu görkemli kayanın yanına ulaşıyoruz. Burada coğrafya gerçekten ilginç. Dümdüz bir ova, hemen yanımızda uzanan bir göl ve bu düz ortamın içinde tüm aykırılığı ile Van Kalesi'ni de taşıyan dev bir kaya kütlesi. Doğu-batı istikametinde göle doğru uzanan kale, 1800 metre uzunluğunda, 120 metre genişliğinde ve takriben 100 metre yüksekliğindeki kalker bir kayalığın üzerinde kurulmuş. Bu acaiplik yüzyıllar önce Evliya Çelebi'nin de ilgisini çekmiş ki, eserinde bu kaya kütlesini oturan bir deveye benzetmiş.

Gelelim bu devasa kayanın üzerinde bulunan ve yeryüzünün en yaşlı kalelerinden biri olan Van Kalesi'ne. Van, eski adı ile Tuşba şehri Urartuların başkenti olunca tabi ki bu kale de başlangıcında bir Urartu eseri olarak inşa edilecektir. Yani en eski Van şehri bu kale ve etrafıydı. Yapı, MÖ 9. yüzyılda Urartu Kralı Lutupri'nin oğlu 1. Sarduri tarafından inşa edilecektir. Bu tarihe göre kale 2900 yaşlarındadır. Kalenin kuzeybatı ucunda bulunan Sarduri’nin yaptırdığı Sardur burcu üzerinde Asur çivi yazısı ile yazılmış, bilinen en eski Urartu yazıtı bulunmaktadır. Bizler Van şehrinin eski adının Tuşba olduğunu bu yazıtta anlatılanlardan öğrenmekteyiz. Bu yazıta benzer üç ayrı yazıt yine kalenin doğu duvarında diğer üç tanesi de batı duvarında bulunmaktadır.

Van civarında daha birçok kale bulunuyor. Bunlardan bir diğer meşhuru da Van'a 60 kilometre uzaklıkta bulunan Hoşap Kalesi'dir. Tüm özellikleri ile hâlâ ayakta duran bu Osmanlı kalesi gerçekten gidenleri etkilemektedir. Van'a 30 kilometre uzaklıkta, Van-Hakkari yolu üzerinde bulunan Çavuştepe Kalesi ise Urartulardan kalma bir yapı olup yedikleri buğdaylara kadar birçok eski medeniyet izini burada görebilirsiniz.

Boynu bükük camilerimiz

Arabalarımız ile Van Kalesi'nin etrafında bir tur atıyor ve kalenin göle bakan tarafında arabalardan iniyoruz. Burası eski Van. Önümüzde bomboş bir alan var. Etrafı tellerle çevrili. Bugün koruma altında. Tellerin arasından geçiyor ve şehrin kalıntılarının üzerinden ilerliyoruz.

Cadde ve sokaklar o kadar belli ki. Her bir ev kalıntısının üzeri toprak ve otla kaplanmış, temel kabartıları bile duruyor. Boynu bükük camilerimize doğru ilerliyoruz. Önce Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sanat Tarihi bölümü tarafından restore edilen Kızıl Cami'ye geliyoruz. Kapısı kilitli. Kapının aralığından fotoğraf makinemin objektifini uzatıp içerideki muhteşem taş mihrabı fotoğraflıyorum. Bir sıra beyaz taş, bir sıra Ahlat taşıyla örülmüş muhteşem duvarları ve Ahlat taşından kubbesi ile kaç yüzyıl öncesinden bize ecdadımızı hatırlatan vefakar bir eser.

Az ilerisinde ise bizi bir Mimar Sinan yapısı karşılıyor. Burası Hüsrev Paşa Külliyesi. Mimari olarak az önceki camiye çok benziyor. Tek minaresi ayakta. Onun da inşaatında Ahlat taşları kullanılmış. Fakat bu yapı diğerine göre çok daha pejmürde görülüyor. Son cemaat yeri yıkılmış. Diğer yapıdan en önemli farkı, duvarının dibinden yükselen ve yapının banisine ait kümbeti. Selçuklu tarzında hazırlanan bu kümbet sekizgen planda ve sivri kubbeli bir şekilde inşa edilmiş. Külliyenin en acı yanı, cami ve kümbet dışındaki tüm müesseselerinin yıkılmış
olması. Caminin üç tarafını çeviren medrese odalarının tamamı temel seviyesinde
görülebiliyor. Medreselerin arkasındaki hamam binası da aynı durumda.

Gözyaşlarımızı zor tutuyoruz. Koca bir Van şehrinden geriye sadece bunlar mı kalmış Allah aşkına…

 

Mahremiyetin hassas detayları

Eski Van’dan tekrar şehre geriye döndüğümüzde park haline getirilen kale korusu içinde sonradan yapılmış, iki katlı bir Van evi gördük. İçerisini gezerken en çok dikkatimizi çeken şey kapısındaki iki ayrı zil oluyor. İki kanatlı kapının sağ kanadında bir tokmak var ve vurunca tak tak diye tok bir ses çıkarıyor. Sol kanat üzerinde ise döndürülebilen bir kulakçık var. Onu çevirince de çocukların eskiden oynadıkları "kaynana zırıltısı"na benzer bir ses çıkarıyor. Bu iki ayrı zilin anlamı elbette ki tarihte ecdadımızın sahip oldukları büyük saygı anlayışından geliyor. Eğer kapıya gelen kişi bir erkekse tokmağı kullanıyordu. Bir bayan ise mekanik zili çeviriyordu. Sesin farkından kapıdakinin kimliği anlaşılıyor ve kapıya duruma göre evin beyi ya da hanımı çıkıyordu.

 

Doğu’nun boynu bükük güzeli

Van’da gezerken resimlerini defalarca gördüğüm, fakat gerçeği ile hiçbir zaman karşılaşmadığım o mahzun duruşlu güzeli gördüm. Şaşkınlık içinde “Aaa bu bir ters lale” diyebildim. Sesimi duyan yanımdakiler de baktığım tarafa yöneldiler. Dikenlerin arasında, bir mezar taşının dibinde harika bir ters lale vardı. İki ayrı gövdesinden dörder adet baş çıkmıştı. Fakat bu başlar bildiğimiz normal laleler gibi yukarıya doğru değil, aşağıya doğru bakıyorlardı. Bu duruşları ile her biri iffet sahibi genç kızlara benziyorlardı. Hayâlarından gelen iffetleriyle yüzleri yerde ve günahtan alabildiğine uzak temiz gençlerimiz gibiydiler. Bugün koruma altında olan ve Diyarbakır başta olmak üzere Doğu illerimizde yetişen bu nadide çiçeği bu ıssız mezarlıkta görmek bizi şaşırtmıştı.

 

Sudan korkmaz, gözleri renkli

Van’a gelip de Van'ın sembolü olan sevimli Van Kedisi’ni konuşmazsak ayıp olur. Sanıyorum bu sevimli canlıyı duymayan yoktur. Dünya üzerinde iki gözü farklı renklerde, beyaza yakın tüy rengine sahip bu canlının yaşadığı başka bir ülke göstermek mümkün değildir. Bugün yeryüzünün birçok yerine hep Van'dan yayılmıştır.

Diğer kedi türlerinden göz rengi dışında da farklılıkları vardır. Kediler genelde suyu sevmezlerken Van Kedisi su ile oynamaktan büyük lezzet alır. Hatta zaman zaman yüzer. Halkın pişik diye hitap ettiği bu canlı, kaplanlar gibi yürür, temizliği çok sever ve eğitildiği zaman sadık bir arkadaş haline gelir.

Tarih boyunca, sarı-mavi, ya da mavi-yeşil göz renkleri ile hep dikkat çekmiş ve farklı coğrafyalara taşınmıştır. Hatta Osmanlı Padişahı Sultan II. Abdülhamid Han'ın da Yıldız Sarayı'nda pamuk adlı bir Van Kedisi beslediğini biliyoruz.

 

Güneşin batışı ve veda

Van'da bulunduğumuz kısa zaman dilimini biraz tarih biraz tabiatla geçirelim diyoruz. Bu amaçla iki farklı şey yapacağız. Bunlardan ilki Van Gölü'nün incisi Akdamar Adası’na yapacağımız ziyaret, diğeri de güneşin batışını izlemek üzere Van Kalesi’ne uğramak olacak.

Van, yazımızın başında da ifade ettiğimiz gibi yeryüzünün gün içerisinde en çok güneş alan yerlerinden biri. Ve buradan güneşin batışını seyretmek apayrı bir güzellik. Kendi tecrübelerimize göre güneşin batışının ya da doğuşunun izleneceği en güzel yer Van Kalesi'nin üzeri.

Tüm bu güzelliklerden sonra Van'dan ayrılmak hiç de kolay olmadı. Ama bu güzellikleri ileride yeniden yaşamak için kısa bir ayrılışa ihtiyaç vardı. Uçak alandan yükseldiğinde, altımızda tatlı maviliği ile Van gölü uzanıyordu.

 

Bu makale 97 defa okundu.

 
 
 

 BÖLÜM ARŞİVİ

 » Güneşin En Güzel Battığı Yer: VAN 
 » Şehir İçinde Şehir 
 » Şam-ı Şerif 
 » Tarihinden Kalbinden Esaret İzlenimleri 
 » 2700 Yıllık Nöbetçiler 
 » 131 Yıllık Ayak İzlerinin Peşinde 
 » Dinlerin Et İle Tırnak Gibi İç İçe Olduğu Şehir:KUDÜS 
 » Devasa İslam Medeniyeti: MISIR 
 » MEKKE 
 » İlk Kanın Aktığı Şehir... 
 » Devlet ektiğimiz topraklar 
 » Afrika’nın yoksul ülkesi: Burkina Faso 
 » Abdestsiz gezilmeyen şehitlik: Çanakkale 
 » Yenilenen Topkapı’da Asr-ı Saadet’e yolculuk 
 » Avrupa’nın Ümit Burnu... 
 » Baharat kokan zaman tüneli: Mısır Çarşısı 
 » Bir avuç fındığın hikayesi 
 » Bu ilçe bir şenlik "Kemaliye" 
 » "Ah Endülüs! Keşke Müslüman kalsaydın 
 » Bir Günde İstanbul Nasıl Gezilir? 
 » Görüntü Var Ses Yok 'Pakistan' 
 » Osmanlı Şehri Saraybosna 
 » Sinan'ın İstanbul'daki Muhteşem Mührü 
ARŞİV:

ABONE SERVİSİ

Telefon
0212 652 76 66
Faks
0212 652 76 69
E-mail
abone@moraldergisi.com

SON DAKİKA

 

 

Moral Dünyası Dergisi
Sanayi Caddesi Bilge Sokak No:2 Yenibosna - Bahçelievler/İstanbul
e-mail: moral@moraldergisi.com - Tel: 02126527666 - Fax: 02126527669
design by Nesil İnternet