Peygamber Mirası
Peygamber Mirası Gözyaşları
Ağlamak bu ümmetin en büyük, en şerefli meziyetiydi. İmanın göstergesi ibadet olduğu kadar, ümmetin duygulu, hassas, samimi, hasbî olmasının bir nevi ölçüsüydü gözyaşları... Zira her biri elmas kıymetindeki gözyaşları onlara Efendimizden (a.s.m.) mirastı.
Gözyaşı, hislerin bulut misali yoğunlaşmasının neticesidir. Ruhun bir nevi deşarj olma halidir. Fakat gözyaşı toplumumuzda özellikle erkeklere yakıştırılamayan bir görüntüdür. Hâlbuki ağlamak inceliğin, hassasiyetin simgesi, bir o kadar da samimiyetin göstergesidir. Bunun en iyi örneğini Efendimizin (a.s.m.) hayatında görürüz.
Anadolu insanının Peygamberine (a.s.m.) olan saygısı tartışılmaz. Asırlardır O’na (a.s.m.) hakkıyla ümmet olma uğruna üç kıtada at koşturmuş, dininin bayraktarlığını yapmış, her zaman O’nu (a.s.m.) kendine örnek almıştır. Her konuda Peygamberine (a.s.m.) sadık olan bu millet O’nun (a.s.m.) hiç dinmeyen gözyaşlarına aynı vefayı maalesef son zamanlarda gösterememiştir.
Her şeyde bir nizam, bir ölçü getiren din; O’na iman edenlere yeni bir soluk olmuş, insanları baştan aşağı yenilenmeye götürmüştür. İslam, iman edeni bencillikten alıkoymuş, sosyalleşmeye ve kişiyi hapsolduğu benliğinden kurtararak çevresiyle bütünleşmeye de teşvik etmiştir. O’na en zirvede iman eden Efendimiz (a.s.m.) ruhundaki hassasiyetini, inceliğini, sevgisini ve Allah korkusunu, samimiyetinin göstergesini ceyhun olan gözyaşlarına yansıtmış ve O’nun (a.s.m.) bu güzel soluğu halka-i saadetinde toplanan güzel insanların gönüllerine de işlemiştir.
O (a.s.m.) kâh geceleri seccadesini gözyaşlarıyla yıkamış, ümmetin salahiyeti için Rabb’ine yakarmış, kâh minbere çıkmış, vahiy rüzgârının şiddetini çevresindekilere haber vermiş ve yine gözünden akan yaş eksik olmamıştır. En yakınındakilerin durumu ondan farklı mı? Elbette hayır; zira mizacı itibariyle en yakınındaki insanların bile yanındayken korktuğu ateşîn Ömer (r.a.) onun ikliminde öfkesini eritmiş, yolda geçerken karşılaştığı imandan nasipsiz yaşlı Hıristiyan papazın akıbetini düşünerek “Yetmiş yaşına gelmiş ama hakkı bulamamış” diyerek o papaz için gözyaşları ırmak olmuştur.
Gözyaşı, O’ndan (a.s.m.) mirastır
Ahlakça zirve, karakterce en üstün attığı her adımı örnek olan Efendimizin (a.s.m.) hâşâ zayıflığı mıydı gözyaşları?
Hâşâ, hâşâ ve kella! Ağlamak bu ümmetin en büyük, en şerefli meziyetiydi. İmanın göstergesi ibadet olduğu kadar, ümmetin duygulu, hassas, samimi, hasbî olmasının bir nevi ölçüsüydü gözyaşları… Zira her biri elmas kıymetindeki gözyaşları onlara Efendimizden (a.s.m.) mirastı.
Ağlıyorlardı; fakat dünyalık değildi ağlamaları. Onları faziletli, şerefli yapan da işte buydu. Kâh akıbetlerinden korkup Allah’a gözyaşlarıyla sığınıyor, kâh ümmetin halini düşünüyor yine ağlıyor, ağlıyorlardı. Durmuyordu gözyaşları. Efendilerininki (a.s.m.) de durmamıştı çünkü…
Bir bayram sabahı Behlül gibi tepelere çıkıyor, “Bugün bayram, herkes gülüyor. Oysa hesap şiddetli, oturalım bari ümmetin yerine biz ağlayalım” diyor, ahiretini unutup dünya zevklerine dalanların hâli için gözyaşlarını sel ediyorlardı. Onlar ağlıyordu. Çünkü Efendilerinden (a.s.m.) rahmete açılan kapının anahtarının gözlerden dökülen inci tanesi yaşlarda gizli olduğunu öğrenmişlerdi.
Ümmet ağlıyordu; ama dünyalarına değil akıbetlerine ağlıyorlardı, birbirlerinin hâli için ağlıyorlardı. Efendilerinden (a.s.m.) öyle görmüşlerdi. O’ndan “Allah korkusundan ağlayan göze cehennem ateşi dokunmaz” sözünü işitmişlerdi.
Gözyaşı onları hassas, ince bir insan haline getirmişti. Öyle ki dünya onların gözlerinde küçülmüş, eskiden Allah korkusu olmayanlar bir zaman sonra adalette kılı kırk yararcasına dikkat eder olmuştu. Onlar artık gözyaşı cemaatiydiler. Gariplerdiler, ağladılar tıpkı Efendilerinin (a.s.m.) “ümmetim ümmetim” demesi gibi bu ümmet için ağladılar. Allah bu gözyaşlarını görüyordu, samimi feryatları duyuyordu ve yardımı, rahmeti onların üzerineydi.
Mirasa yabancılaşma
Ne zaman ki gözyaşı pınarları kurudu, duygular da körelmeye başladı. İnsanlar Efendilerinin (a.s.m.) o en değerli mirasına yabancılaştılar. Şimdilerde o meziyet aşağılanır, alay edilir oldu ve bizler Efendimizin (a.s.m.) bize bıraktığı gözyaşlarına sahip çıkamıyoruz. O’nun (a.s.m.) en önemli hasletlerinden biri olan “Allah (c.c.) için ağlama” istidadını kaybettik, unuttuk, hakir gördük. Kalpler katılaştı, duygular çoraklaştı. Geriye dünyalık peşinde koşan birbirine yabancı ruhsuz bedenler kaldı.
Bugün bizler ağlayanı hakir görüyor, alay ediyor, zayıf karakterli diyor, üstünü çiziyoruz. Oysa gözyaşı bütün nebilerin en önemli vasfıdır. Adem (a.s.), Nuh (a.s.), Yakup (a.s.) ve Sultanlar Sultanı, Enbiyalar Serveri (a.s.m.) hepsinin ağlamaları adeta feryad u figan tufanıydı.
Gözyaşı ve hüzün, hak dostlarının her zamanki hâli ve Hakk’a ulaşmanın en kestirme yoludur. İşte bizler Hakk’a ulaşmanın bu en kestirme yolunun önüne duvarlar, setler çektik. Onunla aramıza mesafeler koyduk. Adını unuttuk. Biz o yoldan döndük ve Cenab-ı Hak da “Beni unutana ben de kendimi unuttururum” ikazının gereği kendini unutturdu. O’nun rahmet eli, artık O’nu unutanların üzerinde yok gibi. Çünkü seccadeler gözyaşına hasret, ruhlar kurak çöller gibi perişan…
Bu millet Peygamber mirası olan gözyaşı ve hüzün vasfına haiz insanlar bekliyor, onların gözyaşları arşı ihtizaza getirecek, rahmet yağmurları bu gözyaşları sayesinde yeniden üzerimize dökülecek…
Hep birlikte hüzün ve gözyaşlarımızı Allah için akıtma dileğiyle…
|